Cambridge'de Bir Hafta

2016 Temmuzunda, tamda darbenin yaşandığı bu günlerde 1 haftalığına İngiltere Cambridge'deydim ve telefonuma ileride okuyup mutlu olayım diye bazı şeyler not etmiştim. Hem ilk yurtdışı anılarımı yad edeyim, hemde gidecek birileri faydalanır diye notları bir yazıya dönüştüreyim dedim. İşte bir Türk'ün gözünden İngiltere..

Erasmus plus koordinatörlüğünde şişli belediyesi ile ortak yürütülen "Music Beyond Barriers" etkinliğinin İngiltere ayağı için 14 temmuz gece yarısı Atatürk havalimanında buluştuk
. Roman çocuklar için düzenlenen bu etkinliğe, konservatuvardan bir hocamız sayesinde sonradan dahil olan ben ve bölüm arkadaşım Necip, roman arkadaşlarla tanıştık ve uçağa bindik. Ertesi sabah Ukrayna aktarmasında 2 saatlik gereksiz bir beklemenin ardından nihayet Londra'ya varmıştık. Ancak sevincimiz kursağımızda kaldı çünkü bizi Cambridge'e götüren otobüs arıza yaptı ve otoyolun ortasında saatlerce mahsur kaldık. :) Hatta otoyol kenarında volta atarken yanımda araba kazası falan oldu. Sonrasında gelen polislere kazanın nasıl olduğunu anlattık.


Sonuç olarak Cambridge'de kalacağımız hostele vardık ve film setine benzeyen sokaklarıyla burası bende tuhaf hisler uyandırdı. İki kattan yüksek bina görmenin zor olduğu huzur dolu bir emekli kasabasıydı adeta burası.


Geçmişten bugüne sayısız nobelli bilim adamının ders anlattığı dünyanın en iyi beş üniversitesinden birine sahip, insanların bebeklerini bisikletin arkasında taşıbileceği kadar güvenli, millet vekillerinin bisiklete bindiği ve Pink Floyd gibi bir prog rock efsanesinin doğduğu yer, işte Cambridge.. Sonra gelde batı özentisi olma. Özenmek iyidir arkadaş, yeterki neye özeneceğini iyi seç, birazcık zevk sahibi ol. Kişiliğimizi bile büyük ölçüde küçükken özendiğimiz ebebeynlerimizi taklit ederek oluşturmuyor muyuz?


Bu memlekette ilk göze çarpanlardan biri etrafta her ırktan bolca insan olması. Hatta geceleri hostele dönerken radyodan Türkçe haber dinleyen amcalar geçiyordu bazen yanımızdan. Etraf Türk doluydu resmen. İngilizlerin doğum oranı epey düşük herhalde. Duyduğuma göre Londra'da İngiliz görmek en zoruymuş ama Cambirdge'de ben bol bol görebildim. Şunuda eklemeliyim ki en çok problem yaşadığımız insanlarda İngilizlerdi. Çünkü biz kaba insanlara alışığız. Mesela hostelde açık büfede çalışanların istediğimiz yemeği tabağa koyduktan sonra teşekkür etmesi çok mahçup ediyordu. :) Burada gelenek böyleymiş, yemeği veren teşekkür ediyor. Ayrıca Cambridge'deki Türk bakkallara her gittiğimizde biz bakkalla Türkiye'deki darbe hakkında konuşurken, ne ara arkamıza gelip sıra beklediğini bilmediğim abilerin amcaların alacağı şey için dakikalarca sesini çıkartmadan beklediklerini fark edincede mahçup oluyorduk. Buna benzer olaylar hergün oluyordu ve bütün problem bu İngilizlerin lanet kibarlığından çıkıyordu. Adamların her cümlesinde "lütfen" ya da "teşekkür" var.

Kibarlık demişken bahsetmemek olmaz. Avrupa'ya her gidenin anlattığı "Kanka, yola adımını atıyosun.." diye başlayan bir klişe vardır. Boşuna abartmıyorlarmış yaşamadan anlamak mümkün değil bunu. Yılların alışkanlığı bir anda düzelmiyor, ters yönde akan trafiği unutup her defasında sol tarafa bakarak yolu boş sanıp atlıyorduk arabaların önüne. Yaya nasıl bir hayvanlık yaparsa yapsın seviyorlar gülümsüyorlar anlamadım gitti. Belki 3-5 olayla genelleme yapmak doğru değil diyeceksiniz, hep bana denk gelmişte olabilir ama bir hafta boyunca korna sesi bile duymadım. Bizde trafik olmasada hobi olarak basarlar yani..


Unutmadan Cambridge üniversitesine ait olan harika bir evrim müzesinide gördüm:



Segwick Museum of Earth Science

İlk günler gecenin bir yarısı tek başıma yaptığım yürüyüşlerde hostele dönerken kayboldum bir kaç defa. Neyseki yardımsever insanlara denk geldim, benle yürüyüp hostele bırakanlarda oldu, bilmediği halde navigasyon açıp tarif edenlerde oldu.. Bunun dışında gündüz 20 kişiye adres sorduysam 1 kişi yanlış adres tarif etti o da Türktü. :D Kilisede müzik yaptığımız bir etkinliği kaçırdım kebapçıya adres sorduğum için. Adama "St Barnabas kilisesi nerde?" diye sordum, tam tersi istikametteki kiliseyi tarif etmiş. Doğru yere gittiğimde etkinlik bitmişti. Benden hemen önce ayrılmışlar. Pehh..


Sokaklar garip şekilde evsiz kaynıyordu ama kimseye yapışan yalvaran bir halleri yoktu genellikle çok sessizdiler. Sanırım Avrupa birliğine yeni giren Romanya ve Bulgaristan'dan çoğu. Zaten BRexit için birlikten çıkmayı savunan parti tamda bu kalifiye olmayan göç ve ileride milyonda birde olsa Avrupa birliğine girme ihtimali olan Türkiye üzerinden propagandalarını yapıyordu. Lakin duyduğuma göre(emin değilim) bu evsizlerin maaşları ve eve çıkmaları için kira desteği bile varmış ve birçoğu bu parayı alkole harcayıp sokakta yaşamayı tercih ediyormuş yazları.


Avrupa'daki bir çok ülkede işsizlik maaşı ve kira yardımı olduğunu duymuştum. Benim anlam veremediğim şey, sosyal devlet imkanlarından faydalanan ipsiz sapsız insanları örnek göstererek Avrupa'ya tembel diyenler. :) Basit bir mantıkla Türkiye'deki kadar çakal ve istismarcı bir popülasyon olsaydı bu refaha kavuşamazlardı zaten. Ayrıca eşek gibi sömürülüyorken, bununla hava atmak neyin kafasıdır? Hemen hepimiz hayatta kalmak için sevmediğimiz işlere gidiyorken abartmanın bir anlamı yok bence. Ayrıca dünyadaki mesleklerin %99'unun kişiye ya da insanlığa entelektüel anlamda hiçbirşey katmadığını düşününce, tembelliğin kıymetli bir şey olduğunu düşünüyorum. Felsefenin doğuşu bile Yunanlıların ganimet içinde yüzdüğü, boş vakitten bol hiç birşeylerinin olmadığı dönemde ortaya çıktı. "Avrupa tembel insan kaynıyor" gibi laflar edenlere sormak isterdim; Son 50 yılda Dünya tarihinde yazılandan daha çok bilimsel makale yazıldı ve bilimsel literatürün neredeyse tamamı son 400 yılda oluştu.. Sizce buna en büyük katkıyı kim yaptı? Haftada 35-38 saatten fazla çalışmayan tembel Avrupa mı, zengin Amerika mı, yoksa insanların hiçbir denetim olmadan eşek gibi çalıştırıldığı ve gelirlerinin büyük kısmınının vergi olarak ellerinden alındığı "gelişmekte olan ülke" olarak anılan ülkeler mi?(bence gelişmekte olan ülke ismini yalnızca 1. dünya ülkeleri hak ediyor orasıda ayrı konu) Tembel Avrupa'nın en fakir döneminde kurduğu Cern parçacık hızlandırıcısında bulunan buluşlar bile insanlık tarihini Amerika'ya kaptırdığı dehalardan daha çok değiştirmiş olabilir. Konuyu dağıtmadan fotoğraflarla devam edeyim..


Yüzlerce çeşit bira olması ve ortalama 1.20-1.50 pound ile gayet kaliteli biralar içebilmek, yurtdışına ilk kez çıkan türk için büyük mutluluk sebebi. Market fiyatlarına bir evin mutfak giderleri olarak bakıncada çok şaşırdım. Sanırım İngiltere sadece parası değerli olduğu için dünyanın en pahalı ülkelerinden biri olarak anılıyor. Eğer yerel paralar üzerinden karşılaştırırsanız İngiltere'den daha ucuz ülke sayısının bir elin parmağını geçmediğini ufak bir araştırma ile görebilirsiniz. Ortalama maaşların ve asgari ücretinde düşük olduğu, inanılmaz ucuz bir ülke burası. Maaşlar düşük olduğu için alım gücü en yüksek 10 ülkeden biri değil belki ama sonuçta ucuz. Londra'da yaşıyorsanız bir çok kalabalık kentte olduğu gibi işler değişiyor tabi ki ama İstanbul ile kıyaslarsak mesela temel giderlerin çoğunda Londra daha ucuz. (1TL=1 STERLIN olarak alırsak elbette. TLye çevirecekseniz maaşıda çevirin)

Bir diğer ayrıntıda bu memlekette gelişmiş ülkelerin genelinde olduğu gibi hiç kimsenin acelesi olmaması. Marketlerde uzun bir kuyruk olsada tek çalışan kasiyer oluyordu her gittiğimde. Nedense kuyruğun en önündeki kişi kasadaki müşteriden 3 metre uzakta bekliyor sırasını.. Ayrıca çevre duyarlılığı oluşturmak için poşet paralı her yerde. Elbette çok cüzzi bir ücreti var 10 pence falandı sanırım. Yinede birçok insan kendi poşetiyle geliyordu, küresel ısınmanın farkında bir halk.


Benim açımdan en güzel şeylerden biride İngiltere'nin müzik kültürüydü.. Repertuarımın büyük bir kısmını Prog Rock parçaları oluşturduğu için ne çalsam herkes biliyordu. Onlar için Anadolu rock gibi birşey sonuçta, orada doğmuş bir müzik.. Günümüzde pop müzik her ülke gibi İngiltere'yi de ele geçirmiş olabilir ama en nihayetinde arabasında son ses Ayla Çelik'ten Bağdat dinleyen birilerini duymadığım 1 hafta bile bana iyi geldi. Fotoğraftaki arkadaşım Levent, nerdeyse hiç Türkçe bilmiyor. İngiltere'de yaşayan kıbrıs asıllı bir Türk ve aynı zamanda dehşet bir gitarist.. Bu çocuğu ilk kez sahnede gördüğümde yanında çalmaya çekinmiştim.

Cambridge tüm sakinliğine rağmen yoğun bir gece hayatınada sahip. Hayatımda ilk defa club'a orada gittim ve bir daha gideceğimi sanmıyorum. Ortam pek bana göre değildi. Bas ve kickten ibaret iğrenç pop remixleri eşliğinde eğlenmek zor oluyor. Ama Cambridge'de her türden bar var neyseki. Sahneye atlayıp müzisyenlerle doğaçlama çalabildiğin bir blues bara gitmiştik. Adını hatırlamıyorum ama harika bir mekandı.


Geceleri parklara dağılıp gitar çalıyorduk bazen. Radiohead gibi oranın popi gruplarını çalınca yanımıza gelip oturanlarda oluyordu. Hatta bir kere moleküler biyolog bir abimiz labdan çıkmış, evine yürürken bizi duyunca geldi yanımıza. Zil zurna sarhoşuz. Adamla bilimsel yöntemin güvenilirliği üzerine konuşuyoz ama ne dediğimizi biz bile anlamıyoruz yarım şişe romdan sonra. Birde aksan sıkıntımız oldu hep. Eğer Amerikan aksanıyla İngiliz aksanından farklı söylenen herhangi bir kelimeyi söylersen, sanki başka bir dilde konuşmuşsun gibi bakıyorlar sana.



İşte burasıda çimenlerine yalnızca hocaların basabildiği King's Collegue. Yapımı 90 yıl sürmüş diyorlar.. Ha birde Oxford hakkında ilginç bişey öğrendim. Yer altında devasa bir kütüphanesi varmış ve istediğin kitabı asansör ile sana yollayabiliyorlarmış..

Sadece bir hafta kalmama rağmen birçok anım olmuş. Cambridge meydanlarında sokak müziği yapıp bira paramızı çıkarttığımızda oldu, müzik dükkanına girip hayallerimdeki enstrüman olan Seaboard'u daha Türkiye'ye gelmeden çalma fırsatımda oldu.. Sonunda güzel anılarla ayrıldım. Umarım en kısa sürede tekrar gidebilirim böyle yerlere.. Elbette şunuda söylemek lazım ki tebdil-i mekanda ferahlık olduğu için dışarıdan bakınca her yer olduğundan güzel görünüyor. Bir hafta kaldığım için orası bana tam anlamıyla cennet gibi geldi ama hayatını orada geçirmiş insanlarda bana İstanbul'u övdüler bol miktarda. Enerjisini ve tarihini çok sevmişler İstanbul'un. Ne diyelim, gezmek güzel şey.. Gezmek lazım.




Yorumlar